TİM Show Center'da iki muhteşem gece

07-03-2017
797 okunma

Türker İnanoğlu Türk sinemasına kazandırdığı yüzlerce filmden sonra sahne hayatımızdaki büyük bir boşluğu dolduran Tim Show Center’ı sanat dünyamıza kazandırmıştır.

Ben kendisine “Bay Sinema” derdim. Çok güzel bir tesadüf olacak ki bu tabirimi Türker İnanoğlu’nun hayatını yazan romancı da beğenmiş eserinin adı olarak kullanmıştı.

İlk tanıdığımda iki kardeştiler. Türker İnanoğlu ve Berker İnanoğlu…sinemanın iki önemli prodüktörleri. Sevgili Berker’i çok genç kaybettik. Dostum arkadaşım şimdikilerin bir tabirleri var; “kanka” diyorlar. Sıkı bir dostluk yaşamda en güzel şey... Sayın Türker İnanoğlu sevgisini kolay kolay göstermeyen, son derece ağır, daima en yakınlarıyla bile bir mesafesi olan kişiliğiyle çok zaman ön plana çıkmaktan daima çekinmiştir. O’nu yakında tanıyıp özel hayatında oturup bir kahvesini içen kolay kolay bu dostluğundan vazgeçemez. Net, çok açık, sinema sanatını en iyi bilen kişilerden biri olduğu için düşünce ve sözleri daima dikkate alınmalıdır.

Tim Show Center’ı İstanbul’a dolayısıyla Türkiye’ye kazandırdı. Ben de 50. Meslek yılımı Slyvie Vartan konseriyle kutladığım 26 Ekim 2011’deki gecesini orada yapmıştım. Unutulmaz bir geceydi. Slyvie Vartan seyircilere “bu gece Noel Baba’nın yaş günü, birlikte yaş günü şarkısını –iyi ki doğdun- birlikte söyleyelim” demişti. Bütün salon ayağa kalktı, hep birlikte iyi ki doğdun Erkan diye bana bu güzel melodiyi dev bir koroyla söylemişlerdi. Ben de Slyvie Vartan’a oturduğum koltuktan kalkıp sahnenin kenarına kadar gidip beyaz bir gül sunmuştum. Dünyaca ünlü bir sanatçı olan Slyvie Vartan konuşmasına şöyle devam etmişti; “çocuklar hayallerini Noel Baba ile gerçekleştirirler. Sanatçılar ise hayallerini Erkan Özerman ile gerçekleştirirler. Böylece o bizim Noel Babamızdır. Paris’ten gelirken vaktiyle O’ nun mankeni olan bir arkadaşımız yaş günü hediyesi olarak sözü ve müziği kendisine ait olan bir şarkı yolladı. Şimdi onu okuyacağım. Söz ve Müzik: Carla Bruni Sarkozy…

TİM deyince aklıma çok güzel anıların benim için en güzelini sizlerle paylaştım. Geçtiğimiz iki haftanın sonunda birinde Sibel Can Konseri, diğerinde İstanbulname Müzikli Oyunu vardı.

Sibel Can’ı bundan on yıl kadar önce uzun bir aradan sonra Günay’da çıktığında izlemiştim. Sezen Aksu’dan aldığı bir melodiyi ilk kez seyirciye sunuyordu. Çok heyecanlıydı. Şarkının ‘Lale Devri’ydi. Silivri Klasis Otele gitmiştim. Orada bana haber verdiler. “Sibel Can bu gece tekrar sahneye çıkıyor” diye. Hiç düşünmedim O’nu bu gecede yalnız bırakmamak için arabaya binip geri döndüm. TİM’de bu kadar uzun aradan sonra tekrar izlemek ve başarısını görmek beni mutlu etti. Tıklım tıklım bir salon, yüzde sekseni hatta belki biraz daha fazlası hanım seyircilerden meydana gelen konserde herkes ayaktaydı ve tempo tutuyordu, Sibel bir pop star gibiydi. Yüksek volttan elektrik akımı gibi bir müzik şoku yaşattı. Siyah gece elbisesi çok şıktı. Sahne performansı en üst seviyedeydi. Kulise girip O’na sarılıp öperken bir ara eski günleri hatırladık. “Gazetelerde seni ilk bulan kişi olan çok sevdiğimiz bir sanatçının adını vermişsin, plak konusunda da yine efsane bir sanatçının adını söylemişsin. Bunların hepsi çok güzel, ama aslını sen biliyorsun değil mi” deyince ‘evet’ dedi. Bu konuşmamıza bir açıklık getirmek zorunda kaldım. Çünkü soyunma odasında benimle konsere gelen Amerikadan gelmiş olan misafirlerim de vardı. Dünyaca ünlü prodüktör, Madonna dahil bir çok yabancı sanatçının prodüktörlüğünü yapmış olan Atam Frey ve eşi Arshy Frey vardı. Sibel Can’ı ilk defa seyrettiler. Çok beğendiler. Ve O’na iki soru sordu. “Beyrut ve NewYork’ta sahneye çıkmak ister misin” dedi. Kendiliğinden gelen güzel bir iş teklifi oldu, Sibel Can da “mutlu olurum, zevkle gelirim” dedi. Atam Frey “siz bu güzel sanatçıyla uzun zamandır mı tanışıyorsunuz” deyince biz de hikayemizi anlattık. Sibel 15 yaşındaydı. Belki de 14… Pangaltı’ndaki bir gece kulübü bütün gazinolardan kopup gelen müşterilerle tıklım tıklım doluyordu ve müşteriler sabahın ilk ışıklarına kadar eğleniyorlardı. Maksim’de sahneye çıkan ve o devirde çok ünlü olan Ahu Tuğba beni ısrarla Pangaltı’ndaki yere götürdü. Ahu o zamanlar bir lokomotifti. Bir yere gidiyorsa arkasından gidip büyük paralar harcayan bir playboy kuyruğu vardı. Gerçekten o gece Sibel Can’ı ilk defa gördüm. Danseden ve çok beğenilen genç bir dansözdü. Ben ertesi gün Bebek Belediye Gazinosu’nda Yüksel Uzel’in assolist olduğu, Güngör Bayrak’ın fırtınalar estirdiği bir dönem. Aynı kadroda Oya Aydoğan da vardı. Meslek tabiriyle söyleyecek olursam “çok büyük iş yapıyorlardı” kapılara kadar masa koyuyorlar ve birçok önemli bir müşteriyi özür dileyerek yerimiz yok diye geri çeviriyorlardı. “Ben dün gece genç bir dansöz gördüm, çok beğendim. Mutlaka kadroya alalım” diye teklif ettim. Hiç zaman kaybetmeden bütün ekip ertesi gece kulübe gittik. Bebek Belediye Gazinosu’nun rahmetli patronu Asım İslamoğlu’nun yerine çok genç olan oğlu geçmişti. Ne yazık ki bu delikanlı Sibel Can’ı “çok ufak tefek, büyük bir sahnede kaybolur” diyerek ‘ilginize teşekkür ederim ama düşünmüyorum’ dedi. Ben o hafta içinde tekrar Fahrettin Aslan’a giderek olayı anlattım. O da Sibel Can ile annesini davet etti konuştu. Bana söylediği ilk cümle “yaşı çok küçük, çalıştırma müsaadesi alamayabiliriz” oldu.

Her geçen gün daha çok sevilen, beğenilen bir dansçının sesinin güzel olduğunu da gazinonun assolisti Muazzez Abacı fark etti ve patronuna bir Türk Müziği assolisti yaratabileceğini anlattı ve ikna etti. İşte bunları kuliste konuştuğumuzda kalktık, bu gerçekleri biliyoruz değil mi, evet ikimiz de biliyoruz, her zaman için teşekkür e derim, her yaptığın için teşekkür ederim deyince; atam frey ne zaman beyruta uçuyoruz dedi. Ve alkışlarla kabul oldu. Bir konsere gitmek, güzel bir geceyi yaşamak gerçekten çok hoş... Ama bu anlattığım hikayelerle bu güzel sanatçıyı izlerken düşünmek, aklıma gelen hatıralar benim gönlümde çok çok başka ve olağanüstü yerlere götürdü.

Güzel ama kız çok ufak tefek, sahnede kaybolur dedikleri Sibel Can’a TİM’in muhteşem ve büyük sahnesi o gece küçük kaldı. Hem raks etti, hem en güzel şarkılarını okudu, işin en güzel yanı ise salonu dolduran iki bin kişiye yakın seyirci O’na olan sevgisini dakikalarca ayakta alkışlayarak gösterdi.

Son cumartesi akşamı ise Tim Show Center’da İstanbulname adlı müzikli oyunu izledim. Nükhet Duru, Caner Cindoruk, Pelin Akil başrollerde… Cezmi Baskın, Kayhan Yıldızoğlu, Melda Gür, Selçuk Borak, Murat İpek …. 37 kişilik bir kadroyla bizi eski İstanbul sokaklarına götürdüler. Farklı kültürel kimliklerden gelen karakterlerin hayatları çerçevesinde şekillenen müzikli oyunu izlerken bana bir filmi hatırlattı. Frank Capra’nın Pocketful of Miracles’ini….

O filmi seyrederken hayran olduğum Holywood’un efsane yıldızı Bette Dawis’ın elmacı kadın rolü bu piyeste çiçekçi kadın, Çiçekçi Kadın ise Nükhet Duru olmuş…. Glenn Ford’un rolünü de Kabadayı Caner Cindoruk canlandırmış. Çok güzel bir adaptasyon karşımıza İstanbulname adı altında müzikal bir komedi olarak çıktı. Egemen Bostancı prodüksiyonlarıyla İstanbul’un çok sevdiği bir tarz olan bu müzikalin lokomotif sanatçısı Nükhet Duru idi. Oyunu, güzel sesi ve şarkılardaki üstün yorumu gerçekten bir lokomotif sanatçının en güzel örneklerinden birini verdi. Oyunu başından aldı, sonuna kadar götürdü. Bütün oyuncular son derece ritimli olan bu eserin birer parçası olarak görevlerini başarıyla yaptılar. İnsan Cezmi Baskın ve Kayhan Yıldızoğlu’nu ve genç bir sanatçı ordusu diyeyim. Hem şarkılarını söylediler, hem dans ettiler. Hiçbir şekilde oyunun ritminde en ufak bir aksaklık olmaksızın sonuna kadar getirdiler. Tavsiye ediyorum, fırsatınız olursa hatta fırsatınız olmazsa bile siz yaratın, bu oyunu izleyin…

Son cümlem ise Nükhet Duru muhteşemdi.